19 Eylül 2012 Çarşamba

Öpücük deyip de geçmeyin...

 


   
       Dokunmatik bir çocuğa sahipseniz eğer, gün içerisinde onlarca kez sarılıp öpücük alırsınız. Bende aynen böyle bir çocuğa sahibim. Sabah başlayan seramonimiz,  gece yatana kadar (arada yaşanan gerginlik ve kavgaları saymazsak) devam ediyor. Çocuklara sevgiyi ne kadar çok verirsek ileride çevreye, insana, hayvana, hayata hatta kendine bile daha duyarlı ve sevgi ile yaklaşan büyükler olacağına inanıyorum. O yüzden bu yaşlarda sevgiyi anlatmanın ve aktarmanın en iyi yolu sarılıp öpmek.
      Ama onu da eğlenceli hale getirebiliriz. Ben denedim, ama tam bir başarı sağladığım söylenemez. Yine de çok eğlendik.
      Buyurun size dünyanın en sevimli öpücükleri...

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Oğlumun Marmara cumhuriyeti...



      Yaz demek tatil demek, tatil demek deniz, kum, havuz demek ve bunların hepsi eşittir;                   -Anneeeee bak nereden atlıyorum.
-Anneeeee karnım ağrıyor.
-Anneeeee abim beni itti.
-Anneeeee kulağıma su kaçtı.
-Anneeeee düştüm.
-Anneeeee bir tane daha dondurma nooolur.
-Anneeeee boğazım acıyooooo.
-Uykum yok, çişim yok, acıkmadım, BeyBlade'lerim yok....

     Bu liste uzar gider, tatil yollarının kilometreleri yanında sıfır kalır. Bütün sene yaz tatilini bekleyen çocukların farkında olmadan kurulan zemberekleri, Haziran ortası gibi birden (güneşin hareketleriyle bir bağlantısı olduğunu sanıyorum) tam hızla boşalmaya başlıyor. Ben bu boşalma sürecinin başını Marmara Adası’nda başlatıyorum. Boğulma riski olmayan çocuklar için ada muhteşem. İçinden araba geçmeyen yollara, yüzyıllık ağaçların gölgesine, gerçekten temiz sahillere, gerçek mandıralarda, gerçek meyvelerden yapılmış dondurmalara, en tazesinden deniz ürünlerine sahip bir yer, benim için yeter de artar bile. Adanın sükuneti, yoldan gelip geçene aldırmayan yan gelip yatan kedi ve cins cins köpeklerden bile anlaşılıyor.
       Oğlum için de adanın yeri bir başka. Başına hiçbir şey gelme ihtimali olmayan bir yerde, özgür bir cumhuriyet kurabiliyor kendine. Bu cumhuriyet; her gün kovayla zargana yakalamasını sağladığı, akşamları balık tutmasına imkan verdiği, yunusları ona yakından gösterdiği ve günde 3 kere yiyebileceği dondurmaları verdiği için, en güzel yer.
        Bana gelince, oğlumun mutlu olduğu her yerde mutlu olurum. Anne dediğin ne bekler ki? Öncelikle çocuğum mutlu olsun, yoksa ben hiçbir şey beklemiyorum. Tabi tarak ve ıstakozları, denizin ortasındaki doğal klimayı, karadut dondurmasını, mermer ocaklarından dolayı hiç olmayan rutubeti, adaçayını, mis gibi dağ kekiklerini, buz gibi koruk suyunu ve balıkları, denizi, kumu, bütün bir günü şort tshirt geçirdiğimi saymazsak.
       Sanırım annelik de böyle bir şey...

15 Haziran 2012 Cuma

Babasız babalar günü geçirenlere...



    

        Benim üçüncü, oğlumun altıncı babasız babalar günümüz. Bundan beş sene önce elime bir balyoz alıp, bütün kapıyı, çerçeveyi indirmek istediğim bir gündü babalar günü. Artık Şubat'ın 7'si ya da Kasım'ın 27'si ya da sıcak bir Perşembe, soğuk bir Pazartesi’den hiç bir farkı yok. Olmamalıymış zaten zamanla bunu öğreniyor insan.
      Gözü görmeyenlerin, elleriyle her şeyi algılaması gibi ya da bacaklarını kullanamayanların el ve kol kaslarının daha gelişmiş olması gibi. Eksik bir yer olduğunda, karşı taraf onu tamamlıyor. Eksik olanın karşısındaki, zamanla bütün olmayı öğreniyor, yeter ki önce biz kendi kendimizi tamamlayabilelim. Kolay mı? Ama hayatta ne kolay ki?
        Ben de baba acısının büyüklüğünü bildiğim halde, bu kadar acının yanında en büyük eksikliğimiz bu olsun dedirtecek hayatlar görüyorum.
       Babasız çocuk büyüten bir anne olarak, hep çocuğumun ''yok'' dediklerinin karşısına ''var'' olanları sundum. Zaman bana bunun ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Hayatta sahip olmadıklarına üzüleceği zamanı, sahip olduklarına şükretmek için harcasın istedim. Bu yüzden ben de öyle yaşıyorum, çünkü biliyorum ki çocuklarımız söylediklerimizi değil, ayak izlerimizi takip ediyorlar.
       Şu an yanımızda olmayanları seviyoruz, ama yanımızdakiler için şükrediyoruz.
       Çünkü yaşam, imkansız dediklerimize,   mümkündür demeyi öğretir zamanla....

22 Mayıs 2012 Salı

Adama iş değil, işe göre amca...


    Yalnız çocuk büyüten annelerin, okul çağında çocuğu varsa hep bir ''baba'' sıkıntısı olur. Bu ''çocuğum babasız büyüyor'' ahlaması vahlaması değildir de daha çok şöyle olur;

  -Gülden hn yarın bütün babalar okula geliyor
  -Neden?
  -Anneler günü için çocuklar babasıyla etkinlik yapacaklar.
  -Çok güzel (iyi halt edecekler) tamam ben bir şeyler ayarlarım.
  -Çocuklar babayla beraber hazırlasın istedik annelerin hediyesini
  -Harika bir fikir (babalarda bayılıyordu annelere hediye yapmaya)

  -Gülden hn aile resmi istiyoruz ingilizce dersi için
  -Aile derken
  -Tabi sizi biliyoruz sizin ki anne-oğul olabilir
  -Tamam hallederim (olabilir tabi başka bir seçeneğim mi var)

 - Gülden hn bu pazar okula babalar geliyor
 - Hay babalara gelesiniz.....!!!!!


      Gibi gibi durumlarla karşılaşılıyoruz. Önemli olan bu traji komik durumu lehine çevirebilme becerisi. Ben de en son anneler günü için hazırlanacak etkinliğin içeriğini öğrenmek istedim. Çünkü elimde amcadan, dayıdan  ve kan bağı olmayan amcalardan ziyadesiyle var çok şükür. Yapılacak şey boş çerçeveyi süslemekmiş. Demek ki kreatif bir şey olucak. Tam da bu iş için elimde harika bir amca vardı ve hemen onu yönlendirdim. İşte böyle durumlarda anladım ki bir baba yoksa birden fazla amca var, hem de her iş dalı ve branşı farklı olan.
       Sonuç olarak yalnız anneler, elinizdeki amca ve dayıları işe göre değerlendirdiğinizde sizin de anneler günü hediyeniz okuldaki en güzel hediye olabilir. Biliyorum çünkü benimki öyle oldu.
       Teşekkürler Ali Güler...

20 Mayıs 2012 Pazar

19 Nisan 2012 Perşembe


     Öyle bir gittin ki, bakakalmak kaldı bana arkandan. Ne gözümü alabildim, ne göze alabildim.
                                                                                                                            CAN DÜNDAR.

3 Nisan 2012 Salı

En güzel aşk, sahipsiz olan aşk...




       Sözleşmemiz yok.
      Ne aldattığını ne de aldattığımı düşünüyoruz. Ne sen benimsin ne de ben senin. Ama gözlerimiz doluyor sebepsiz; bir fincan kahveyi yudumlarken.Özlem bize eşlik ediyor. Birbirimize ait olmamanın hafifliğinde, aşkın ağırlığı eziyor yüreklerimizi...
     Seni seviyorum demedik birbirimize.
     Duymaya hiç ihtiyaç duymadık ki.
     Sen benim aşk tarifim oldun giderken bile...
   
   
    Yine Aret Vartanyan'dan bir küçük alıntı